441
OCAK-ŞUBAT 2025
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
ANMA

Türkiye Sanat ve Mimarlık Tarihi Evreninde Semra Ögel (1932-2024)

Turgut Saner, Prof. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Türkiye’nin, daha içten bir ifadeyle, Cumhuriyet ortamının yetiştirdiği en önemli yorumcu sanat tarihçilerinden Semra Ögel’i 13 Aralık 2024’te kaybettik. Boşluğu, yokluğu elbette hissedilecek. Tabii ki yanında olup sessiz yol göstericiliğinden faydalanabilenler, meslektaşları, öğrencileri, Semra Ögel’in izlerini taşıyacak ve aktaracaklardır. İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda asistan olarak göreve başlamamdan, birazdan bahsedeceğim Sanat Tarihi Defterleri’nin son sayısını birlikte hazırlayabildiğimiz 2024’ün bahar aylarına kadar, hatta 20 Mayıs’ta birlikte kutlayabildiğimiz doğum gününü de içerecek şekilde çok yakınında bulunma ayrıcalığına sahiptim. Yazıma biraz kişisel bir tonla başlıyorum. Ardından, Ögel’in birbirini mükemmel biçimde tamamlayan farklı çehrelerine dikkat çekmeye çalışacağım: Sanat ve mimarlık tarihçisi, vizyoner bir kurucu - eğitimci, paylaşımcı bir entelektüel ve yaşama sanatına vakıf bir insan olarak Semra Ögel…

Ögel mimarlık lisans eğitimim sırasında hocam olmamıştı, yüksek lisansta aldığım dersler çerçevesinde tanıdım. Yüksek lisansın hemen erken bir aşamasında akademiye heves ve meylettim. Başka bir üniversitede asistanlık ilanı verilmişti. Kürsülere, hocaların ofislerine girip çıkma alışkanlığım olmadığı için “Ne diyeceğim, ne yapacağım şimdi?” diye diye Semra Ögel’in odasından içeriye girdim ve düşüncemi açtım. “Diğer üniversiteyi düşünmek için özel bir sebebin yoksa bize başvur” dedi. Hiçbir özel sebebim yoktu. Yıl 1986’ydı. Benim serüvenim ve Semra Ögel’le mesaim, önerisi üzerine böyle başladı. 1990’lı yılların başında başka hocalarımla beraber Semra Hanım’ı da üzdüm. Her şey fazla iyiydi, kanım kaynadı ve istifa ettim. Niyetimi açtığımda hocalar o kadar karşı çıktılar ki, istifa dilekçemi kendisinin olmadığı bir anı kollayarak kürsü başkanı Semra Ögel’in masasına bırakıverdim. Hikaye tabii burada kalmadı, 1992’de kürkçü dükkanına döndüm. Ve bana dönüş çağrıları yollayan Ögel’i daha yakından izleme ve tanıma sürecim tekrar başladı. Her konuda desteğini gördüm, emekli olduğu yıla kadar geldik. Fakülteden ayrılmasından kısa süre önce yayınını, kendi inisiyatifi ve maddi olanaklarıyla başlattığı Sanat Tarihi Defterleri’ne giderek daha fazla katkı vermeye başladım. Emekliliğinden sonra Semra Ögel’i daha sık gördüm ve daha iyi anladım diyebilirim.

Semra Ögel’in eğitim safhalarını ve akademik yolunu ayrıntılarıyla anlatma imkanım yok. Emekliliği vesilesiyle o zamanki anabilim dalı üyelerinin ve mezun ettiği doktora öğrencilerinin katılımıyla bir sempozyum düzenlemiş, katkıları hemen sonrasında bir kitaba dönüştürmüştük. [1] Ögel’i tanıtan önsöz sayfalarında, İstanbul Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki eğitimi ve kariyeriyle ilgili bilgiler yer alıyor. O giriş yazısını, öğrencisi ve kuşkusuz onu hepimizden iyi tanıyan Günkut Akın kaleme almış, bazı kısımlarına benim de katkım olmuştu. Semra Ögel İstanbul Üniversitesi’nin erken yıllarında eğitim almış, ayrıca Alman sanat tarihi ekolünün önde gelen isimlerinin yanında tecrübe kazanmıştı. Batı ve Türk sanat tarihinin, içeriklerine, evrelerine ve kuramsal özelliklerine hakim bir araştırmacı kimliği geliştirmişti. Ögel’i, ‘iyi yetişmiş ve üretken bir sanat tarihçisi’ vasfının ötesinde birçok meslektaşından ayıran özelliği ise mimariyi de layıkıyla özümsemiş olmasıydı. Mimariyi biçimler kolajı halinde, üçüncü boyutunu ihmal ederek bir resim gibi görmedi. Mimarlık formasyonuna sahip kimi mimarlık tarihçisinden de daha iyi anlayabilmişti mimariyi. Klasik sanat tarihi disiplininin keyifli tuzaklarına düşmeden, bakışını üslup teşhisi ve ‘gelişimiyle’ sınırlı tutmadan, ‘mekân’a değerini teslim etti. Bunu nasıl başardığını bilmiyorum. Bir çocukluk izlenimini paylaşırdı zaman zaman. Bir eski İstanbul konağının penceresinden, o kadrajın içine sığdığı kadarıyla karşısında beliren Süleymaniye Camisi’nin heybetli imgesinin zihnine nasıl yerleştiğini anlatırdı. Mimari ile mekânın ayrılmaz beraberliği o zamanlardan algısını derinden etkilemiş olsa gerek.

Doktorasını ünlü Alman sanat tarihçisi Kurt Erdmann’ın danışmanlığında yazdı. Anadolu Selçuklu yapılarının taş dekorasyonunu konu alan çalışması zamanla Ögel’e Anadolu Ortaçağının maceralı olaylar silsilesiyle güçlü bir aşinalık getirdi. Daha doğrusu Ögel Selçuklu Anadolusunu öyle gördü. Selçuklu hanedan üyelerine Shakespeare karakterlerinin hareketli, dramatik ve maceralı öykülerini yakıştırıyordu; II. Kılıç Arslan, Ögel’in gözünde Kral Lear misaliydi. Dile kolay gelen bu benzetmenin arkasında güçlü bir birikim ve görgü saklı. Selçuklu eserlerinin birçoğu son onyıllarda kötü restorasyon ve işlevlendirmelerle tanınmaz hale getirildi. Yapıları, yıpranmış, metruk ve patinalı halleriyle görmüş ve sevmiş olan Semra Ögel için bu kabul edilemez bir kayıp ve hatta suçtu. Selçuklu yapılarının yeni hallerini görmenin ıstırabından kaçtı ve gönül verdiği Selçuklu eserlerini bir daha hiç ziyaret etmedi. İstanbul’da bulunuşuyla beraber ilgisini Osmanlı eserlerine yöneltti. Kubbeli mekânın etkisi ve potansiyeli üzerine özgün yorumlar geliştirdi; onsekizinci yüzyılla gelen mimari yenilenmenin anlam yüklü görüntülerine odaklandı. Hem Selçuklu form dünyasında hem de Osmanlı mimarisinde özü anlamaya ve ortaya koymaya çalıştı. Deskripsiyonun yöntem gücüne inanmakla beraber ele aldığı konu içeriklerini yorumlamadan bırakmadı hiç. Sanatın ve mimarinin bir ‘evren yansıması’ olduğu görüşünü ısrarla tekrar tekrar dile getirdi. Formlar arasındaki ‘tanrısal uyum’, zaman ile mekânın kopmaz bütünlüğü, sanatta yaratıcılığın insan ruhundan akseden yetkinliği, Ögel’in zihninde geliştirdiği başlıca araştırma melekeleriydi. Eğildiği bütün konulara aynı kapsayıcılıkla yaklaştı. Görünenlerden yola çıkıp yorumlarıyla görünmeyenlere şekil kazandırdı. ‘Sanat eseriyle karşı karşıya kalma, diyalog kurma’nın önemini vurguladı.

Eğitimde ve araştırmalarda sürekliliği ve teşvik edici ortamı gözetti hep. Sanatın ve mimarinin tarih içindeki serüvenini ‘iş gibi’ görmemek, eserleri gerçekten sevmek, araştırmaktan keyif almak başlıca önceliğiydi hocanın. Araştırmalarını bu sevgiyle yapmak isteyenlerden bir ekip kurmayı amaç edindi. Anabilim dalının araştırma görevlisi olarak derslerine eşlik ettim. Mimarlık tarihini öğrencilerine bir insanlık - akıl tarihi içeriğiyle aktardığına tanık oldum. İnşaat malzemesinin, mekân kullanımının ve yaptıran erkin önemini, bunların bir aradalığının, tarihin belli bir anında ancak o şekilde tezahür edebileceğini öğrencinin algısına açık ve anlaşılır şekilde sunuyordu. Başka bir ifadeyle, katedraller, camiler kurarken de, çadırlar, konutlar inşa ederken de insan aklının aynı verimlilikle devreye girdiğini öğretiyordu. Sanat eserlerini yorumlamasına benzer şekilde, derslerinde de evrenin işleyişini hazmetmiş bir bilge kimliğiyle, zihinsel ve fiziksel örüntüleri açıklıyordu. Her dersi evrenin işleyişi kadar girift ve bir o kadar da basitti. Çok büyük konuları kavrayış diline çevirmekte ustaydı.

Fikirlerin aktarılması, birbirini besleyerek eklemlenmesi, kürsü ortamında araştırma sevgisinin sürekliliği temel ilkeleri arasındaydı. Eskiden kürsü, sonra anabilim dalı dediğimiz birim, kitaplığı, görsel arşivi, seminer ortamı, üyeleri ve yüksek lisans - doktora öğrencileriyle bir bütündür. Bilgi öyle birikir, bilince dönüşür ve aktarılır. Bir sinerji odağıdır. Araştırmaların, fikirlerin gelişmesi için, deyim yerindeyse ‘yeşermek’ için bir zemin sunmalıdır. Ögel, kürsü başkanlığını yürüttüğü uzun süreç içinde bu zemini, bu iklimi yaratmayı başardı. Sanata ve mimariye, tarihe ve dünyaya samimi derecede sevgi duyanlarla. İfade ve dil üslubuna büyük oranda bağlı sanat ve mimarlık disiplininde, manasız süslü kelimelere, kibirli boş laflara itibar etmedi. Yalınlıktan hiç ödün vermedi. Düşüncelerini ve ifadesini, engin görgüsüyle, sağduyusuyla ve doğal bilgeliğiyle inşa etti.

Sanat Tarihi Defterleri, emekliliğe yaklaştığı yılların hayata geçen büyük bir projesiydi. İlk sayısı 1996’da yayınlandı. Batı sanat tarihi yayın geleneğinde yerleşmiş ‘defter’ sözcüğü (Heft, cahier, quaderno vs.) Türkçe’de pek alışıldık değildi. 2024’teki yirminci sayısına gelindiğinde ise artık Defterler sanat ve mimarlık tarihi çevrelerinde çoktan benimsenmişti. Bazen kısa bazen uzunca aralıklarla çıkardığı Defterlerin yeni sayılarının sorulması, beklenmesi hocayı çok mutlu etti. Son yıllarda “benden sonra da devam ettirin” derken akademik paylaşımın sürekliliğini bir kez daha işaret ediyordu.

Özellikle sanat felsefesi ve sanat sosyolojisi konularında uzun ve sağlam deneyim sahibiydi Semra Ögel. Hatta Selçuklu biçim dünyasına getirdiği yaratıcı yorumlar, Erdmann’ın hocası ünlü Erwin Panofsky’nin Gotik mimarlık ile skolastik felsefeyi ilişkilendirdiği yazılarına benzetildi. Anadolu Ortaçağının tasavvuf kodlarını ve Mevlana hümanizmasını, İbn Bîbî’nin anlatımlarını, büyülerine kapılarak özümsemişti. Kendini sadece araştırmalara ve tarihe kapatmadı. Günü de heyecan duyarak takip etti. Sanattaki dönüşümlere aşinaydı, doğal buluyordu. Bilgisini ve entelektüel birikimini hiç satmadı, sahnelemedi. Günün gerçek anlamda sunduğu güzelliklerin tadını çıkardı. Gezileri, kutlamaları, denizi, keyifli sofraları, Fellini filmlerini ve Giorgio de Chirico’nun eserlerini çok sevdi. Bilimsel çalışmalarında da, günlük yaşamında da esas olana yöneldi, ömrünü öze ve özde gördüğü erdeme vakfetti. Türkiye sanat ve mimarlık tarihi sürecine, kurucu, yönetici ve ekol taşıyıcı üretken bir bilim insanı kimliğiyle kalıcı izler nakşetti.

NOTLAR

[1] Anon., 2000, Semra Ögel’e Armağan. Mimarlık ve Sanat Tarihi Yazıları, Ege Yayınları, İstanbul, ss.vii-x.

Bu icerik 1154 defa görüntülenmiştir.