442
MART-NİSAN 2025
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Deniz Dokgöz - Ayşen Ciravoğlu

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK VE SANAT

Fenomenoloji Aracılığıyla Le Corbusier Fotoğrafçılığına Bakış

Cansın İlayda Çetin, Doç., UTSA University of Texas at San Antonio, ABD

Fenomenolojik perspektife göre, sanat, izleyici veya alıcı için yalnızca bir araç olmaktan çıkarak bir hedefe dönüşüyor. Fotoğrafın mekân ve insan bedeni üzerindeki etkilerinin, dijital imgelerin interaktif yapılar olarak evrilmesiyle de güçlendiğini ifade eden yazar, bu bağlamda, fenomenolojik indirgeme ve yönelimsellik gibi kavramların, insan hayatı ve gündelik nesneler arasındaki bağları derinlemesine keşfetmeye olanak tanıdığını belirtiyor. Fenomenolojik bakış açısıyla, sanatın değişen dinamiklerini anlamanın ve özellikle fotoğrafın mimari üzerindeki etkilerini incelemenin amaçlandığı makalede; Le Corbusier’nin iç mekân fotoğrafları ve bunları manipüle etme biçimleri, görüngübilimsel bir yaklaşım ışığında ele alınarak, sanatın biçimsel ve algısal evrimini anlamaya yönelik derin bir analiz sunuluyor.

Fenomenoloji “neyin önemli olduğunu belirleme yöntemi” olarak tanımlanır. Fenomenolojik konum, doğrudan duyusal algılarımızın ve gözlemlerimizin analizine ve bu süreçlerin entelektüel yansımasına dayanmaktadır. Görmenin vücudumuzun diğer duyuları üzerindeki hakimiyeti geçmişten günümüze artmış, giderek bireysel algı süreçlerini bozan bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle modern zamanlarda görüntülerin yalnızca zihinde algılandığını savunanlar, görmenin bedenden bağımsız bir eylem olarak gerçekleştiğini savunmaktadır. Ancak dijitalleşme bu durumu tersine çevirmiştir ve görüntü tanıma sürecinin yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermiştir.

Fenomenoloji, Alman Yahudi filozofu ve fenomenolojik felsefenin kurucusu Husserl’in anlayışına göre temel ontolojidir. Tüm bilimlerin temelidir ve esas olarak bilinçte ve bilinçli eylemde meydana gelen olayların yani ‘şeylerin’ yapısının sistematik olarak düşünülmesi ve incelenmesiyle ilgilidir. Kökleri çeşitli bilimlere dayanan tarafsız bir çalışma alanı olarak doğrudan felsefe, psikoloji ve mantığa, dolaylı olarak diğer bilimlere dayanır ve bu yönüyle matematiğe benzer. Matematiğin müspet bilimlerdeki rolü felsefede, psikolojide ve mantıkta doğrudan mevcuttur; her gerçek şey ve olaya ilişkin olduğundan tüm bilimlerde dolaylı bir rol oynar. Husserl’e göre fenomenoloji, bir şeyin, örneğin canlı bir şeyin, herhangi bir durumundan ziyade bütünlüğüne atıfta bulunur; algıyı algıya, yargıyı yargıya ve duyguyu duyguya atfeder. Bu, matematiğin sayılardan ve geometrinin şekillerden bahsetmesine benzer. Matematik, geometri ve mekaniğin kesin bilimlerin temeli olması gibi, fenomenoloji de felsefe, mantık ve psikolojinin temelidir. Aynı şey burada da geçerlidir. Geometri doğanın ve evrenin tüm biçimlerine uygulandığı gibi fenomenoloji de bilimin tüm dallarına uygulanır[1].

Ayrıca Husserl, Kartezyen Meditasyonlar: Fenomenolojiye Giriş adlı kitabında[2], görüntülerin bilincimizde nasıl oluştuğunu ve bunların zihnimizdeki rollerini incelemiş ve görüntülerin nesnelerin zihinsel temsilleri olduğuna ve bu temsillerin yaşanmış deneyimlerle ve beynimizle nasıl ilişkili olduğuna inanmıştır. Bir sanat eserinin bir nesne olarak fiziksel görünümü ile estetik deneyim sırasındaki anlamsal görünümü arasındaki karşıtlık fenomenolojinin temalarından biridir. Husserl[3], özellikle görsel sanatlarla ilgili olarak, sanatın öncelikle görülmek ya da hissedilmek için var olması, onu günlük yaşamdaki pratik olanaklara sahip diğer olgulardan ayırmaktadır[4]. Husserl için burada belirleyici olan, sanat yapıtının ontolojik temsilinden koparak bizi yapıtın ardındaki zihnin resimsel dünyasına getirmesidir[5].

Fenomenolojiyi Düşünerek Fotoğraf Analizi

Analiz kelimesinin sözlük anlamı: Bütünün mahiyetini, bütünler arasındaki ilişkileri, bütünü parçalarına ayırarak bütünün ilişkilerini incelemektir. Fotoğrafları belirli temelle analiz etmek, insanların dikkatini artırmaya yardımcı olabilir ve fotoğrafın yorumlanmasını, anlamlandırılmasını ve kişisel olarak öneminin sağlanmasını sağlayabilir. En azından bu yöntem hayal gücünün eğitilmesine olanak tanır. Elbette bir fotoğrafın “okunacak” seçilmesindeki en büyük etken, o fotoğrafın niteliklerini özenle bir araya getirmiş bir fotoğrafçının varlığıdır. Fotoğrafçı bir avcı gibidir; anları ve görüntüleri ustalıkla yakalar. Fotoğraf okumak bir bilgi ve sezgi meselesidir. Bunlardan biri eksikse dil ancak çerçevenin içinde olanı anlatabilir. Bir fotoğrafı okumak onu diğer insanların gördüğü gibi görmemektir. Bu, ona her baktığınızda yeni bir şey keşfedeceğiniz anlamına gelir. Bilgi ve fotoğraf deneyimini görüntülerle ustaca birleştirmekle ilgilidir.

Barthes’ın fotoğrafa dair fikirlerini kavramsallaştırdığı Camera Lucida adlı eserinde[6]  paylaştığı studium ve punctum kavramlarıyla birlikte okunabilir. Barthes’a göre fotoğrafların izleyiciye sunduğu çoklu anlamları açıklama ve göstergebilimsel kodların analizi yoluyla anlam yaratma çabası kapsamlı bir çalışma olarak ele alınmaktadır[7]. İlk bakışta bakış, bir dedektif gibi anlamın izlerini sürerek, fotoğrafın gösterge dünyasında geniş kapsamlı bir keşfe yönelmektedir. Uzatma ve yoğunlaşma arasındaki karşıtlık ve kafa karışıklığından kaynaklanan gerilimler, araştırma sırasında ortaya çıkmaktadır. Studium, Latince bir kelime olup “inceleme” ya da “öğrenme” anlamına gelir. Barthes, studium için daha geniş bir tanım sunar. Fotoğrafın izleyicilerde bıraktığı ortak hislerden, kültürel kodların bütününden hareketle yapılan sıradan bir analizdir. Hissi yargıların netlikten yoksun, bulanık ve geniş bir kapsamda olduğu bir anlayışın yansımasıdır. Studium, kaygısız bir tutku, değişken bir ilgi ve tutarsız bir zevkin geniş alanıdır: severim / sevmem. Bu, âşık olma derecesinde değil, daha çok hoşlanma düzeyindedir; yarım bir tutku, yarım bir istekle harekete geçer. Studium, “idare eder” dediğimiz insanlara, eğlencelere, kitaplara veya giysilere karşı duyduğumuz belirsiz, kaypak ve sorumsuz bir ilgiyi ifade eder[8]. Punctum ise fotoğraftaki hakim anlamdan açıklanamayacak şekilde ayrılmış, tamamen subjektif bir algıdır. Punctum açıklanabilir bir durum değildir. Araştırma, açıklamaya çalışma eylemiyle kendini ortaya koyar. Örneğin, iki asker arasındaki ölümcül bir savaşı anlatan bir savaş fotoğrafında, yerde yuvarlanan taşlara odaklanarak ve fotoğrafın etrafa dağılmış taşlarını algılayabiliriz. Hatta Barthes, iki çocuğun yer aldığı tarihi bir fotoğrafta çocuğun çarpık dişlerinden çok etkilendiğini ve bunu açıklayamayacağını söylemiştir. Barthes, studium ve punctum birliğini içeren fotoğraflarda anlamın daha yoğun ve net olduğuna inanmaktadır ve bunu bazı fotoğrafların punctum’a anlam veremeyecek kadar ayrıcalıklı görülmesine bağlamaktadır[9]. Barthes, birbiriyle örtüşen birçok anlamı olan ve son derece öznel olan bir fotoğraf dilinin sonucunu keşfetmiştir. Bu, fotoğrafın mekanik bir dile indirgenemeyeceğinin açık bir kanıtıdır. Fotoğrafın soyut ve sanatsal dili keşfedilmeyi bekleyen bereketli bir yapıdadır.

Bir fotoğrafın her yeniden okunması, o fotoğrafın çekildiği anla yeniden yüzleşme sürecidir. Fenomenolojik bağlamda bu mümkün olmasa da, fotoğrafta kalan (optik ve kimyasal) izler, tıpkı kamera karşısında sadece bir kez yaşanan bir duruma dair hafızamız gibi biraraya gelerek bir rölyef oluşturur. Okuyucunun karşısındaki fotoğrafı değerlendirebilmesi için zaman, nesneler ve kişiler arasında bağlantı kurabilmesi gerekir[10].

Bununla birlikte Boydaş’a[11] göre, bir sanat eseri eleştiri sürecinde; betimleme, analiz etme, yorumlama ve değerlendirme olarak dört basamak takip edilmelidir; bunları tanımlamak gerekirse;

Betimleme: Görselde bulunan bilgi nesnelerinin tespiti ve tanımlanmasıdır. Yapılacak ilk şey eserde görülen görsel ve duyusal nesnelerin tam bir listesini çıkarmaktır. Ne kadar küçük ya da önemsiz görünse de yüzeyde görünen her nesne listede yer almalıdır.

Analiz Etme: Tasarım ilkelerine dayalı olarak çalışmalarda görsel unsurların nasıl oluşturulacağı konusunda bir yaklaşım içerir. Bu açıdan bakıldığında analiz sürecinin bu aşamasında fotoğraftaki unsurların tasarım ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmesi süreci önemlidir.

Yorumlama: Bir eserin yorumlanma aşaması, sanat eleştirisinin en heyecan verici, son ve en kişisel aşamasıdır. Betimleme ve eleştiri aşamalarında toplanan veriler eserin anlamına ilişkin en önemli belgelerdir. Ancak sanat eserleri oldukça karmaşık yapılara sahiptir. Yorumlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

Değerlendirme: Değerlendirme, bir sanat yapıtının eleştirisinin son aşamasıdır. Bu adımda daha önce elde edilen tüm veriler kullanılır. Bir sanat eserinin sanatsal becerisini değerlendirmek için kullanılan veriler gerçeklere dayalıdır. Ayrıca fotoğrafın yapısını ve çeşitli grafik öğelerinin kompozisyonun oluşturulmasına katkısını detaylandırmak amacıyla resim çerçevesinin ışıklı ve detaylı kısımlarının basit bir taslağı yapılmaya çalışılır.

Le Corbusier’nin Fenomenolojik Yaklaşımı

Fenomenolojik açıdan bakıldığında, Le Corbusier’nin fotoğrafçılığı, mekânın insanla kurduğu ilişkileri ve bireysel algıları açığa çıkaran güçlü bir anlatım aracına dönüşür. Fenomenoloji, mekânı sadece fiziksel varlığıyla değil, insanın duyusal deneyimleri, algıları ve hissettikleriyle anlamaya çalışır. Bu bakış açısına göre, Le Corbusier’nin fotoğrafları, mekânın “yaşanmış” bir deneyim olarak nasıl algılandığını daha derinlemesine incelememize olanak tanır. Fotoğraflarında, hikaye anlatımını derinleştirmek amacıyla ışık ve gölgeleri kullanarak mekânın deneyimlenmesini güçlendirir. Bu süreçte, ışık ve gölgelerin yarattığı boşluk ve hacim algısı izleyicinin fenomenolojik algısını çeşitlendirir.

Le Corbusier’nin fotoğraflarında, mekânın sadece fiziksel bir alan olmanın ötesinde bir deneyim alanı olarak ele alındığı açıkça görülür. Fotoğraflarında, mekânın minimalizmi, boşlukları ve geometrik formları ön plana çıkarak izleyiciyi sadece yapının fiziksel özelliklerine değil, aynı zamanda mekânın yaratacağı duygusal ve zihinsel deneyime de yönlendirir. Bu, mekânın izleyicinin gözünden nasıl algılandığını, hatta içsel dünyasından nasıl geçtiğini gözler önüne serer.

Işık kullanımı, Le Corbusier’nin fotoğraflarında mekânın duygusal boyutunu ortaya çıkaran önemli bir araçtır. Fotoğraflarında, mekânın farklı açıları ışıkla şekillenir ve zamanla değişen bu ilişkiler mekânın farklı halleriyle olan bağlarını gösterir. Işık ve gölge oyunları, mekânın içindeki boşlukları ve geometrik çizgileri vurgularken, aynı zamanda izleyicinin mekânla kurduğu “anlık” ilişkiyi de yansıtır.

Le Corbusier’nin fotoğrafları, zaman ve mekânın birleştiği bir “an”ı yakalar. Bu an, fenomenolojik açıdan mekânla kurulan ilişkiyi ve bu ilişkinin izleyicinin bireysel tepkilerini anlamak için önemlidir. Le Corbusier’nin yapıları genellikle sade ve güçlü geometrilerle inşa edildiği için, fotoğrafları mekânın anlamını ve içsel deneyimini açığa çıkaran bir dil kullanır. Fotoğraf, yalnızca yapıyı değil, aynı zamanda mekânda geçirilen zamanı ve mekânın insan üzerindeki etkisini de anlatır.

Fenomenolojik bir bakış açısında, boşluklar çok önemli bir rol oynar. Çünkü boşluklar, izleyicinin mekânı nasıl deneyimleyeceğini belirler. Le Corbusier’nin fotoğraflarında, bazen mekânın içi oldukça boş bırakılır ve bu, izleyicinin algısını genişletmesine olanak tanır. Bu boşluklar, izleyiciye mekânın kişisel anlamını keşfetme fırsatı sunar ve bir mekânın gerçekten “boş” olup olmadığını sorgulatır.

Fenomenolojik yaklaşımda, her birey mekânı farklı bir şekilde deneyimler. Le Corbusier’nin fotoğraflarında, izleyici, bir yapının içindeki farklı duygusal ve düşünsel halleri deneyimleyebilir. Örneğin, bir yapının ışıkla nasıl değiştiğini ya da büyük boşlukların insan üzerinde nasıl bir izlenim bırakabileceğini görmek, her izleyicinin farklı bir deneyim yaşamasına yol açar. Bu durum, mekânın sadece fiziksel bir “nesne” değil, aynı zamanda bireysel bir deneyim alanı olduğunu vurgular.

Kısaca, Le Corbusier’nin fotoğrafçılığı, fenomenolojik açıdan bakıldığında, yalnızca mimarinin estetik değerini değil, aynı zamanda mekânın insan algısı üzerindeki etkisini de yansıtan bir araçtır. Fotoğraflarındaki ışık, boşluk ve hacim kullanımı, izleyicinin mekânla kurduğu duyusal ve duygusal ilişkiyi açığa çıkararak, mekânın “yaşanmış” bir deneyim olarak anlamını derinleştirir.

Le Corbusier’in Fotografik Yaklaşımı

20. yüzyılın avangart tasarımcısı ve mimarı Le Corbusier, kariyeri boyunca görsel sanatların çeşitli biçimlerinde çalışmıştır. Le Corbusier kendini modernizmi teşvik etmeye ve mimari mekânlarını geniş kitlelere sergilemeye adamıştır. Le Corbusier’nin fotoğrafçılık ortamı konusunda benzersiz bir anlayışı vardır. Fotoğraf onun için tasarımlarının mekânsal ve ışıksal niteliklerini yakalamanın bir aracı olmuş ve fotografik tutumuyla mimari vizyonunu daha etkili bir şekilde aktarmıştır. Onunla birlikte anları zaman içinde dondurarak yapılı çevreyi keşfetmeye başlamıştır. Bu etki mimarisinde de açıkça görülmektedir.

Herschdorfer ve Lada Umstatter’in yazdığı ve Nathalie’nin editörlüğünü yaptığı Le Corbusier ve Fotoğrafın Gücü kitabında[12], Le Corbusier’nin fotoğrafçılığa karşı tutumunun basit bir özeti: “kişinin kesinlikle görmesine ve aynı zamanda iletişim kurmasına olanak tanıyan bir ‘makine” olarak tanımlanmıştır. Burada Le Corbusier’nin fotoğraf kullanımı neredeyse bir araç olarak tanımlanmaktadır. O, fotoğraflar aracılığıyla mekân ile iletişim kurar; bunu çalışmalarını tanıtmanın bir yolu haline getirir ve her birini bir manifesto olarak hayata geçirirdi. Her ne kadar mimari eserlerini gösteren fotoğraf böyle anlatılsa da, kendi fotoğraf kullanımı oldukça ilgi çekicidir. Le Corbusier’nin kişisel fotoğraf üretimi ve yaratıcı sürecindeki deneysel yaklaşımı, bu sürecin büyük ölçüde gözlerden uzak gerçekleştiğini düşündürmektedir.

Le Corbusier Le Grand isimli kitabında[13]Tim Benton’a göre, Le Corbusier nadiren kendi fotoğraflarını yayınlamıştır[14]. Ek olarak, fotoğrafçılığında kullandığı kamera da günlüğünde birkaç ipucu bulunmasına rağmen bugüne kadar bir sır olarak kalmıştır. Öyle olsa bile Le Corbusier’nin kartpostallar, dergiler ve yayınlar da dahil olmak üzere; insanların, binaların ve mekânların toplu fotoğrafları, kitap illüstrasyonları ve dolayısıyla “resimleri için bir yardımcı anı ve… teşvik edici” etken olmuştur[15].

Le Corbusier’nin fotoğrafçılığı, mimarlık ve görsel sanatlar arasındaki sınırları bulanıklaştıran oldukça özgün bir yaklaşımdır. Genellikle mimarinin görsel bir anlatımı olarak fotoğrafı kullanmıştır, ancak fotoğrafları sadece bir yapı ya da mekânın dış görünüşünü sergilemekten öte, mimari ve insan arasındaki ilişkiyi de yansıtmaya çalışır.

Le Corbusier’nin fotoğraflarında, mimari detaylar ve mekânın estetiği ön plana çıkarken, aynı zamanda mekânın atmosferi, ışık kullanımı ve insanın mekâna olan tepkisi de vurgulanır. Fotoğrafları, tasarım anlayışının bir yansıması olarak görsel bir dil geliştirmiştir; mekânların düz çizgileri, güçlü geometrisi ve ışıkla oynama gibi özellikler, mimarisinin fotoğrafik bir versiyonunu oluşturur.

Le Corbusier’nin fotoğraflarında dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise “açıklık” ve “boşluk” anlayışıdır. Fotoğraflarında, genellikle yapının içinde insan unsuru minimaldir, bu da mekânın kendisinin estetiğine ve deneyimine odaklanmayı sağlar. Mekânlar, bazen neredeyse boş bir şekilde çekilir ve bu da fotoğrafın, mekânın içindeki fiziksel deneyimi, insanın o mekânla kurduğu ilişkiyi ve izleyiciye nasıl bir algı sunduğunu sorgulayan bir boyut kazandırır.

Ayrıca, Le Corbusier’nin fotoğrafçılığı, ışık ve gölge oyunlarıyla mekânın duygusal boyutunu da aktarır. Fotoğraflarında sıkça kullandığı ışık, mimarinin formunu ve yapının ruhunu vurgulamak için önemli bir araçtır. Işık, mimarinin sade geometrisinde bir dram yaratır, izleyiciye yalnızca bir mekânın fiziksel varlığını değil, aynı zamanda bu mekânda geçen zamanı, ânı ve hissiyatı da hissettirir. Açıkça, Le Corbusier’nin fotoğrafçılığı, yalnızca mimarinin görsel belgeleri değil, aynı zamanda bir düşünsel süreç, bir anlatı ve bir deneyim şeklidir. Fotoğraflarındaki minimalizm, dramatik ışık kullanımı ve yapının mekânsal ilişkileri, izleyiciyi mekânın ruhuna davet eder. Bu yönüyle, fotoğrafı, mimarinin bir uzantısı olarak görmek oldukça doğru olur.

Bunlara ek olarak genellikle gölgelerle beraber yüksek kontrast kullanması, bir duyguyu ortaya çıkaran asimetrik kompozisyonları fotoğrafladığında, mekânlarındaki sadeliği, belirli bir dinamizm içerisinde ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca bu siyah - beyaz tercihi ile mimari formlarının ve malzemelerin farklı bir görünüm kazanmasına olanak tanımıştır. Bunlara ek olarak, onun fotoğrafları incelendiğinde genellikle tek kaçışlı perspektifin ön planda olduğu görülmektedir (Resim 1). Bunun nedeni fotografik temsilde mekânın derinlik duygusunu ortaya koymaktır.

Le Corbusier’nin fotoğraflarında bir diğer önemli nokta ise ışıktır. Mimarlığı, “Işık altında biraraya getirilen kütlelerin ustaca, doğru ve görkemli oyunudur.” sözleri ile tanımlarken, bu kütlelerin temsilinde de beklenildiği gibi ışık keskin bir şekilde duyumsanmaktadır[16]. Işık sadece bir aydınlatma kaynağı değil, aynı zamanda bir mekândaki ruh halini de etkilemektedir. Fotoğraflarını hep gündüz çekmektedir. Mimari tarsi, genellikle, mümkün olduğunca fazla doğal ışık sağlayan çok sayıda pencereye sahip olma eğilimindedir. Mimari mekân içinde ışığın oyununu, hacimlerin etkileşimini ve bütünleşmeyi yakalamaktadır. Işığın mimari unsurlarla nasıl etkileşime girdiğinin önemini vurgulamak isteyen Le Corbusier, fotografik yönteminde bilinçli olarak aydınlatma seçimine büyük önem vermiştir. Le Corbusier’nin yakaladığı görüntüler izleyenlere, bir odanın atmosferini ve kullanışlılığını ifade etmektedir.

Bunların yanı sıra, Le Corbusier’nin yaratmak ve dolayısı ile fotoğrafa aktarmak istediği mekân, günlük hayattan doğal sahneler içermektedir. Bu nedenle Le Corbusier’nin fotoğrafları sık sık mimarisiyle etkileşime giren nesneleri göstererek, mimarinin kullanım amacını ve ölçeğini vurgulamaktadır. Bu amaçla, Le Corbusier nesneleri, bir hikaye anlatma aracı olarak kullanmaktadır. Obje yerleştirme fikri ile varlığın ve samimiyetin teşviki, mekânın temisilinde büyük öneme sahiptir ve bu ilke, fenomenolojik düşünce ekolüne uygundur. Onun merceğinden, gündelik nesneler ana karakterler olarak hizmet ederek izleyici ile mekân arasında daha kişisel bir bağ kurmaktadır. Anlatı yöntemleri, mobilya yerleştirme yoluyla değişmekte ve güçlenmektedir. Bu yaklaşım, insanların kendilerini bu alanları işgal ederken hayal etmelerini sağlamaktadır; çünkü açıktır ki, mimari fotoğrafçılık insan deneyiminin daha ilişkilendirilebilir bir kaydıdır. Le Corbusier fotoğraflanacak iç mekânlara şapka, palto gibi belirli nesneler yerleştirmektedir (Resim 2). Özenle seçilmiş bu nesneler, orada yaşanan hayatın bir parçası olduklarını göstermektedir. Burada amaç; fotoğrafın, mekânların, içinde yaşayan insanlar tarafından kullanılma şeklini sahnelediğini ifade etmektir.

Fotoğraflarını çekmeden önce evin bir süre kullanılmasına izin vermek, mekânın “sahnelenmiş” hissi değil, benzersizliğini daha da arttırmaktadır. Örneğin, yanmayan bir şöminenin önündeki masanın üzerine bir şapka yerleştirmiş olmasıdır. Başka bir örnek ile, balkon kapısını açık bırakarak (Resim 3) kadrajladığı fotoğrafları ile izleyenlere, yaşayanların az önce oradan çıktığı hissini vermeyi amaçlamaktadır. Bu örnekteki Villa Savoye, Le Corbusier tarafından “yaşamak için bir makine olarak ev” paradigmasının bir örneği olarak tasarlanmıştır, böylece içerideki günlük yaşamın işlevleri tasarımında kritik hale gelmiştir.

Beatriz Colomina, Le Corbusier’in odalarının fotoğraflarında bu nesnelerin mimarın “izleri” olarak kaldığını, “geleneksel anlamda ‘ev’den hiçbir zaman iz kalmadığını” belirtmektedir. “Asla geleneksel anlamda ‘ev hali’ne dair bir iz bulunmaz. Bu nesnelerin mimarı temsil ettiği de düşünülebilir. Şapka, mont, gözlük kesinlikle Le Corbusier’nin eşyalarıdır. Le Corbusier’nin “L’Architecture d’aujourd’hui” filmindeki[17] rolüne benzer bir rol oynarlar; şöyle bir uğramışlardır; evde ikamet etmezler, evin içinden geçip giderler.”[18]. Mimarlar kelimenin tam anlamıyla ziyaretçi olmaktadırlar. Le Corbusier, “birisi oradaydı ve ceketi ve şapkasıyla masaya iz bırakmıştı” izlenimini vermek istiyordu. Le Corbusier, yayımlanmış eserlerinde hayal ettiği yaşamı fotoğraf aracılığıyla aktarmak için nesnelerin anlamsal potansiyelini kullanmıştır. Ancak kadrajda gerçek hayattan (konaklama sırasında kullanılan nesneler gibi) izlere rastlanmıyor. Çünkü daha önce de ifade edildiği gibi fotoğraflar kullanıcı yerleşmeden önce çekilmektedir. Le Corbusier bir yaşam simülasyonu yaratmıştır; nesneler bu simülasyonu tanımlayan izlerdir.

Sonuç

Fenomenolojik yaklaşım, mekânın insan deneyimi üzerindeki etkilerini anlamaya odaklanır. Bu yaklaşım, mekânı sadece fiziksel bir yapı olarak değil, bireylerin mekânda hissettikleri, deneyimledikleri ve algıladıkları bir kavram olarak ele alır. Le Corbusier’nin mimarisi ise, modernizm ve fonksiyonellik üzerine kurulu olup, genellikle insanın yaşamını kolaylaştıracak ve estetik bir denge sağlayacak çözümler sunmaya yöneliktir. Le Corbusier’nin mimarlık anlayışı, mekânı görsel bir deneyim olarak sunar. Binalarındaki sade ve güçlü geometriler, doğal ışığın ve mekânın doğru şekilde yönlendirilmesi, insanın mekânla olan ilişkisinin önemli bir parçasıdır. Bu, fenomenolojik yaklaşımla da örtüşen bir özelliktir çünkü mekânın algısı ve deneyimi Le Corbusier’nin tasarımlarında merkezi bir yer tutar. Fotografik senaryolar, bu deneyimi yansıtarak mekânın görsel bir anlatıma dönüşmesini sağlar. Bir fotoğraf, mekânın hem estetik yönünü hem de insana olan etkisini bir arada sunabilir. Le Corbusier’nin yapıları ve fotoğraflarla sunumu, mekânın sadece bir yer değil, aynı zamanda bir deneyim olduğunu izleyiciye aktarabilir. Fotoğraf, mekânın zaman içindeki değişimini, ışığın mekânla olan etkileşimini ve mekânı algılayan kişinin içsel dünyasını gözler önüne serebilir. Fenomenolojik bir yaklaşım, mekânın birey üzerindeki etkilerini derinlemesine anlamayı sağlar ve Le Corbusier’nin mimarisi de bu deneyimi şekillendirecek unsurları barındırır. Bu iki öğe birleştirildiğinde, mekânın nasıl bir anlam taşıdığına dair güçlü bir görsel anlatı ortaya çıkabilir.

Mekânda fenomenolojik yaklaşım, çağdaş fotoğrafçılar ve mimarlar üzerinde hala etkisi olan güçlü bir hikaye üretmektedir. Le Corbusier’nin mimari perspektifi, fotografik senaryolarıyla fikirlerinin ruhunu yakalamayı başarmıştır. Le Corbusier tarafından tanımlanan mimari bir alanda yaşam standardı da onun fotoğrafik dökümantasyonunun düzenlenmesi de fenomenolojik felsefeyle paralellik göstermektedir. Açıktır ki, çalışmalarını belgelemenin yanı sıra, fotoğrafla etkileşimi araştırmak için bir araç olarak kullanmıştır. Işıklandırma ve fotoğraf düzenleme, onları hem yaklaşılabilir hem de ilham verici kılmaktadır. Özetle, Le Corbusier’nin görüntüleri kayıtlardan çok daha fazlasıdır; onlar sanat eseri ve kendi başlarına, modernizmin ruhunu yakalayan ve modernizmin kalıcı gücünü gösteren fotoğrafçılık ve mimarlığı bir arada sunmaktadır.

LeCorbusier’nin modernist tasarım konsepti saflık ve sadelikle karakterize edilmektedir. Açıkça kendisi, mimarlık algısını dönüştürme yeteneğinin farkına varmıştır. Kısaca, Le Corbusier’nin fotografik tavırları mimaride oldukça etkili bir iz bırakmıştır. Tasarımlarının özünü yakalama yeteneği, deneyimsel nitelikler ve fotoğrafçılık ile mimari ortamlarının birleştirilmesi, çalışmaları aralarındaki diyalogu geliştirmiştir. Onun yaratıcılığı, mirası devam ederken eserlerinde de kendini göstermekte ve sanatsal ortamı etkilemektedir. Sonuç olarak, fotoğrafçılığa olan ilgisi tesadüfi değildir; mimari pratiğinin ayrılmaz bir parçası olarak ona hizmet etmektedir.

NOTLAR

[1] Husserl, Edmund, 1973, Cartesian Meditations, Dorion Cairns (çev.), Martinus Nijhoff Publishers, Beşinci Baskı.

[2] A.g.e.

[3] A.g.e., s.171.

[4] Husserl, Edmund, 1995, Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe, Tomris Mengüşoğlu (çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. https://doi.org/10.2307/778645

[5] Esen, Engin, 2023, “İmgeye Gömülmek: Plastik Sanatlarda Gömülme Deneyimi Üzerine Bir Değerlendirme”, Tykhe Sanat ve Tasarım Dergisi, sayı:8(14), ss. 142-163.

[6] Barthes, Roland, 2008, Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler, Reha Akçakaya (çev.), İstanbul. Altıkırkbeş Yayınları.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e., s.41.

[9] A.g.e., s.59.

[10] Artful Living, 2013, (https://www.artfulliving.com.tr/sanat/bir-fotografi-okurken-i-353). [Erişim: 07.02.2024]

[11] Boydaş, Nihat, 2007, Sanat Eleştirisine Giriş, Ankara: Gündüz Yayıncılık.

<

[12] Herschdorfer, N. (ed.); Umstätter, L. (ed.), 2012, Le Corbusier and the Power of Photography, Thames & Hudson. ISBN 978‑0500544228.

[13] Benton, Tim, 2008, Le Corbusier Le Grand, Phaidon Press.

<

[14] A.g.e.

<

[15] A.g.e.

[16] Le Corbusier, 1999, Bir Mimarlığa Doğru, Serpil Merzi (çev.), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

">

[17] Chenal, P. (yön.), 1931, L’Architecture d’aujourd’hui [Film], L’Architecture d’aujourd’hui.

[18] Colomina, Beatriz, 2011, Mahremiyet ve Kamusallık, Aziz Ufuk Kılıç (çev.), Metis Yayınları, İstanbul.

Bu icerik 934 defa görüntülenmiştir.