445
EYLÜL-EKİM 2025
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Dosya Editörü: Şebnem Önal Hoşkara



KÜNYE
DOSYA: YEREL YÖNETİMLER, KENTSEL KRİZLER VE MEKÂNSAL DÖNÜŞÜM

Ankara’da 1990 - 2020 Arası Belediye Uygulamalarından Kesitler

Mehmet Tunçer, Prof. Dr., Çankaya Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Yerel Yönetimler, Kentsel Krizler ve Mekânsal Dönüşüm Dosyası kapsamında Ankara özelinde bir tartışma açan yazar, 1990 – 2020 periyoduna odaklanarak bu dönemde gerçekleşen Ankara Büyükşehir Belediyesi uygulamalarını ele alıyor; Ankara’nın doğal ve kültürel çevresi için giderek büyüyen tehdide dikkat çekiyor.

Bu yazıda, 1923’ten bu yana, planlı ve çağdaş kentleşme uğrunda bu kadar mücadele verip de makro plansız her yöne doğru gelişen Ankara’da şehir planlama ilkelerine aykırı, hatta çoğu zaman plansız uygulamalarla kente damgasını vuran 1992 - 2018 arası Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABŞB) uygulamalarından bazıları ele alınacaktır [1]. Ankara’da 80’lerin ortasında Mehmet Altınsoy ve 90’lı yılların başında Murat Karayalçın dönemlerinde, oldukça kapsamlı projelere dayalı, planlı ve programlı bir Belediyecilik süreci başlatılmıştı. Özellikle Karayalçın döneminde “Kent Konseyleri”, Sivil Toplum Kuruluşları ile yapılan toplantılar, “Hacıbayram Karar Kurulu” gibi uygulama aşamasında oluşturulan “Danışma / Denetleme Birimleri”, katılımcı planlamanın ve çağdaş belediyeciliğin önemli göstergeleridir.

Metropoliten Alan Nazım Plan Şeması’nın geliştirilmesi, Ulaşım Ana Planı ve Toplu Taşın Sistemleri Projeleri, AŞTİ Projesi, yayalaştırma projeleri, Altınpark, Dikmen Vadisi, Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma - Islah Planı gibi bir kısmı yarışmalara dayalı Altınsoy Dönemi’nden kalan projeler, planlı bir belediyecilik hareketi ile uygulamaya konulmuştu.

Ankara’nın ilk imar planını yapan Prof. Jansen’in planlı, çağdaş bir “Bahçe Kent” modelinden, İ. Melih Gökçek döneminde her yerde dava konusu binlerce plan değişikliği ile 10 - 15 - 20 kata yükselen bloklar ve onları birbirine bağlamaya çalışan tuhaf ulaşım ve bitmek bilmeyen altyapı kazıları ile “Beton Şehir” modeline birdenbire geçilmedi. Batıkent, Eryaman, Çayyolu ve benzeri bazı planlı, olabildiğince çağdaş çevre kalitesine sahip kent parçaları da “mevzi planlar” ve ada bazında hatta parsel bazında “aşırı yoğunluk artışları” ile “Manhattanvari” görünümlere büründü. Bu konulardan her biri araştırma, tez ve yazı konusudur ve bu yazının kısıtlı çerçevesinde ancak başlıklarla ele alınmıştır. Bu bağlamda,

  • Peyzaj mimarlığının ilkeleri dışında, döviz harcanarak her birisinin bedeli 10 - 15 kat daha fazla olarak yurt dışından getirilen ağaçlarla anayollarda orta refüj ağaçlandırılması yapıldığını, değerli yer altı sularının çekilerek bunların sulandığını, ölümcül kazalara yol açtığını,
  • Tarihsel çevrenin koruması yerine, özellikle Ulus’ta yıkım ve yenilenmeyi hedefleyen projeler ve uygulamalar yapıldığı (Hacıbayram çevresi gibi), Cumhuriyet dönemi yapılarının (Marmara Köşkü, İller Bankası, Etibank, Havagazı Fabrikası vd. gibi) yıkıldığını,
  • Jeoloji mühendisliğine ve zemin mekaniğine aykırı çürük zeminlerde çok katlı yapılaşmalara izin verildiği, vadi tabanlarının, derelerin üstlerinin kapatılarak imara açıldığını,
  • Tarım toprakları ve su havzalarının elden çıkarıldığını, koruma planları yerine imar planları yapıldığını (İmrahor, Dikmen, Kirazlıdere vd. vadiler),
  • Tüm bunlara yönelik birçok meslek odası ve sivil toplum örgütünün, üniversitelerin uyarılarına karşın; bilime, sanata ve kültüre aykırı, bilim dışı uygulamaların giderek arttığını,

gözlemlediğimiz dönemlerden söz edilebilir.

Son 25 yıldır yaşadığımız “Belediyecilik ve Planlama” krizinin göstergeleri, Başkenti hiçbir şekilde sembolize etmeyen amblemden başlayarak, günümüze kadar giderek artan bir şekilde doğal, tarihsel ve kültürel varlıkların ve kent kimliğinin yok edilmesine yönelik uygulamalardır. Nerede şimdi, Kızılay binası, Milka Pastanesi, Piknik, Yeni Sahne? Atatürk Bulvarı’nın görünümü her on beş senede bir değişti neredeyse. Cumhuriyet çınarı “Havagazı Fabrikası”nın yıkımı, korumacı olmayan, alelacele hazırlanan “Ulus Projesi”, “Kuğulupark Kavşağı”, “AOÇ”, “Eskişehir Yolu yaz boz tahtası”, “Dikmen Vadisi”nin spekülasyona açılması gibi örnekler, yapılanların ve gidişin ne kadar bilim ve planlama ilkeleri dışı, trajikomik olduğunu göstermektedir.

Kimseyi dinlemeden, üniversiteleri dışlayarak, sivil toplum kuruluşlarını (Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, TMMOB, KORDER, Ankaram Platformu, Kavaklıderem Derneği vd.) dikkate almadan yapılan uygulamalar, meslek odaları ve halk ile yerel yönetimi karşı karşıya getirmiştir.


ULAŞIM

Uzun yıllardır yolların sürekli kazıldığı, genişletildiği ve bilmem kaç yerde kavşak çalışmalarının yapıldığı bir Başkentte yaşıyoruz. Bu kadar kavşak niye yapılır; amaç ulaşımı çözmek mi? Acaba her yerde alt - üst geçide gerek var mı? Artık inşa halinde bir kavşak görünce hızla uzaklaşıyorum, içim kaldırmıyor doğrusu. Hem harcanan paralara hem inşa esnasında kentliye, hem de yazın sıcağında, kışın soğuğunda çalışanlara acıyorum. 1990 sonrası dönemde belediyelerimiz, az zamanda çok büyük işler başarıp, alt - üst geçit inşa süreçlerini neredeyse 60 güne indirdiler, belki de uzun vadeli toplu taşın sistemleri yerine, kısa zamanda gözle görülen işlerle başarılar elde ettiler. Özel araç ve dolmuş / otobüsler ile ulaşım, raylı toplu taşın sistemlerine (metro, tramvay) tercih edildi. Bu dönem:

  • Şehir planlama ilkelerine, standartlarına ve kamu yararına aykırı uygulamaların yapıldığı, kentin denetimsiz ve plansız her yöne yayıldığı, arsa spekülasyonunun arttığı,
  • Mimarlık adına daha çok Dubai kopyası, Ankara kent kimliği ile bağdaşmayan yapıların çoğaldığı, kente kimliğini veren yapıların birer ikişer yok edildiği,
  • Ulaşım planlama ve mühendisliğinin çağdaş uygulamalar olan “Toplu taşımacılık / raylı sistemler” yerine, geçit ve kavşaklarla bireysel taşımacılığın desteklendiği, kent içi yolların birer sürat yoluna dönüştürüldüğü, kazaların özellikle yaya ölümlerinin arttığı,

bir dönem olmuştur.

Atatürk Bulvarı’nı bir otoyola çevirerek; Kuğulu Park çevresinde onlarca anıt ağacın kesilmesi ile mahallelerin her iki tarafını birbirinden koparan kavşaklar arasında yükselen bloklar ile Yenişehir’in üçüncü kez yıkılıp yeniden yapılaşması da bu dönemlere rastlar. Ayrancı ve Kavaklıdere'nin ulaşım bağları kopmuş, yaya olarak dahi çok zor ulaşılabilir hale gelmiştir. Eskişehir Yolu ve Çetin Emeç ile sayamadığımız kadar çok yerde “Ulaşım Planı” olmamasına rağmen inşa edilen şekilsiz ve çözümsüz “bugibugi” kavşaklar ile sürat yolu haline getirilen kent içi yollarda, her gün onlarca kaza olmakta, can ve mal kayıpları meydana gelmektedir. Biraz fazla yağan yağmurlarda bazı kavşaklar su ile dolmakta, hatta “araçlarda ‘can yeleği’ zorunlu hale gelsin” şeklinde trajikomik esprilere neden olmaktadır.

En temel kentli ve yaşam haklarından biri olan engellenmeden, yavaşlatılmadan ve geciktirilmeden "yürümek hakkı", söz konusu düzenlemelerle engellenmiş ve kısıtlanmıştır. Yani ana yollarında, bulvarlarında yürünemeyen ancak arabayla dolaşılan bir Başkent oluşturulmuştur! Yaya bölgeleri yerine katlı otoparklar, bulvar yerine otoyollar işte çağdaş Başkent! [2].

Özellikle dezavantajlı ve hareket engelli grupların (fiziksel ya da psikolojik engelli, hasta, yaşlı, hamile, sakat, bebek arabalı, çocuk ve yük taşıyan, kapalı mekân korkusu bulunan vb.) erişimi ve hareketleri, merdiven inme - çıkma, yer altındaki kapalı mekânlara zorla yönlendirilme ile zorlaştırılmakta, yolları uzatılmakta, geciktirilmekte ve büyük ölçüde kısıtlamalar getirilmektedir.

Erişilebilirlik standartlarına uygun, yürüme mesafelerinin gözetildiği, güvenli ve kolay yaya ulaşımının sağlandığı, otomobil yerine bisiklet, tramvay ve metronun tercih edildiği, yapıların insanlar için kullanışlı, estetik ve konforlu olduğu bir şehir olamadı Ankara. Ulaşımda toplu taşın sistemlerinin geliştirilmesi, dolmuşların / otobüslerin azaltılması, yaya bölgeleri oluşturulması, “ekolojik kent merkezi ve yerleşim dokularının” planlanması gibi konular geri planda kaldı, hatta hemen hiç ele alınmadı.

16.6 km’lik kısa sayılabilecek bir mesafede olan Çayyolu metrosunun yapımına 27 Eylül 2002'de başlanmış, ancak yaklaşık 11 - 12 yıl süren bir yapım sürecinde tamamlanabilmiştir. 2011 yılında, hükümet kararıyla, Ankara’daki bitmek bilmeyen metro projeleri (Çayyolu, Sincan, Batıkent, Keçiören hatları) ABŞB’den alınarak Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na (UDHB) devredilmiş ve Çayyolu metro hattı 2014 yılında tamamlanabilmiştir. Özel araçlarla, minibüs ve otobüslerle trafikte harcanan zaman ve yakıtın ülke ekonomisine verdiği zarar hesaplanamayacak kadar büyüktür.

GÖLLER, AKARSULAR VE VADİLER

Ankara, vadilerini, bağlarını, derelerini ve çaylarını ve tarihsel çevresinin büyük bir kısmını Cumhuriyet Başkenti olduğundan bu yana geçen 100 yıl içinde kaybetmiştir. Akarsuların neredeyse tamamı yolların altına alınarak birer kanalizasyon toplama kolektörüne dönüştürülmüştür.

Atatürk’ün mirası olan Atatürk Orman Çiftliği, şehrin en önemli ekolojik koruma alanlarından olan İmrahor Vadisi, Eymir ve Mogan gölleri su havzası, Çubuk Çayı havzası, Ankara Çayı ve batıda İstanbul yolu üzerinde Kazan’a kadar olan verimli tarım toprakları, kayak merkezi Elmadağ çevresi tehdit altındadır. Bentderesi, Ankara Çayı, Dikmen deresi, Kirazlıdere, Kavaklıdere gibi pek çok çay ve dere 1950’li yıllardan beri üstü kapatılıp kanalizasyona çevrilmiştir [3].

1985 - 1990 sonrasında İmrahor Vadisi, Eymir ve Mogan gölleri yoğun yapılaşma baskısına girmiş, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmesine rağmen yapılaşmalar ve çevre kirlilikleri artmış, göl ve baraj havzalarından geçen viyadükler ve otoyollar ile doğası bozulmuştur.

KENTSEL DÖNÜŞÜM

Günümüzde “Kentsel Dönüşüm” ya da “Gecekondu’dan Çağdaş Yaşama” denen bu olgu; aslında işini gayet iyi bilen yükleniciler (müteahhit) ile hazine arsalarını zamanında yağmalamış olan babalarından kalan gecekonduları dönüştürmeye çalışan mirasyediler arasında bitip tükenmeyen bir yıkım, yenileme ve dönüşümdü. Yıllar geçiyor, ama kentlerimizin çevresindeki gecekondu kuşağı hiç azalmıyordu. Yenileme, dönüşüm ya da ıslah olarak bizlere yutturulan olgu ise, kent merkezine yakın çeperlerdeki gecekonduların yıkılarak, birbirlerine 3 metre mesafeli 5 - 7 - 10 katlı beton bloklara, kopya apartmanlara dönüşmesiydi.

Müteahhitler ve arsa sahipleri ile bunlara göz yumanlar kazanıyor ama hepimiz, biz kentliler kaybediyorduk. Belediyeye de altyapıyı sürgit yenilemek düşüyordu.

Kent merkezindeki yoğunluklar, sıkışıklık, otopark sorunu, gürültü, hava ve çevre kirliliği vb. sorunları ise yeni ve çağdaş bir çevre ümidi ile oluşturduğumuz “uydu - ruk kentler”e taşıyorduk; işte Batıkent, Eryaman, Çayyolu… Rant hırsı ile güzelim Yenişehir’i tam 3 kez yıkıp yeni baştan yaptık, 2 - 3 kattan, önce 4 - 5 kata daha sonra 7 - 10 katlara çıkıldı ve bir otopark bile düşünülmeden tüm bahçeler yok edildi.

Rant uğruna, Kızılay’a adını veren yapı bile yıkıldı, Bulvar Palas koruma altında idi ama onun da kolayı vardı, altına, üstüne içine ekleyerek bir iş merkezi oluşturuluverdi, adı kaldı.

Sıhhiye - Çankaya arasında anılarımızda yer alan, kentsel imaj noktaları, erken Cumhuriyet dönemi birçok yapı, sinemalar, lokantalar, pastaneler (Ankara Sineması, Piknik, Karadeniz, Milka vb.) gitti, yok edildi.

Koruma altına alınan And Evi gibi bazı yapıları saymaz isek, Atatürk Bulvarı üzerindeki anılarımız, anne ve babalarımızın anıları, değerleri, kentsel kimlikler yok edildi, yerine ucube rant kuleleri dikildi.

Kavaklıdere’ye adını veren bağlar doğal sit olmaktan çıkarıldı; yerinde Hilton, Sheraton ve Karum yükseliyor şimdi. Diğer bağlar; Keçiören, Etlik, Kavaklıdere, Dikmen’den geriye pek de bir şey kalmadı, hele ıslah planları sonrasında hepsi 5 - 7 katlı olarak ıslah ediliverdiler.

Çağdaş ve medeni yerleşim yerlerini kat mülkiyet kanununa kurban edip 15 - 20 kez yoğunlaştırdık, her yıl yetmeyen altyapıları değiştirip müteahhitleri zengin ettik, sürekli kaldırım kaplamaları ile oynadık. Kentte yaşayanları sinir hastası yapıp, çıldırtan kazılar, altyapı üst yapı aktarımları, durak, tabela değiştirmeleri ile paralarımızı çar çur edip en pahalı kentsel gelişim sürecini yaşadık; ama hiç de mutlu olmadık!

Güzelim Dikmen, Keçiören, Etlik, Gaziosmanpaşa Bağları, önce gecekondu işgaline göz yumarak sonra da “ıslah”, “dönüşüm” vb. kavramlar icat edilerek yok edilmiştir. Belki en güzel vadilerimizden biri olan “Dikmen Vadisi” inanılmaz yoğunluklarla yapılaşmıştır. “İmrahor Vadisi” de bu dönemde vadi tabanına kadar inen apartmanlarla kaplanmaya başladı. Aynı yüksek yoğunluklar, aynı trafik sıkışıklığı, otopark sorunları, kaldırımların eksikliği ya da yaz - boz yeniden yapılması, gürültü ve görüntü çirkinlikleri! Toz, çamur, çukur!

Bu defa işbilir yükleniciler, kent merkezinden kaçıp 25 - 30 km uzağa Çayyolu’na kaçıp bir bahçeli ev edinmiş olanların çevresini beton bloklar ile sarıyor ve boğmaya çalışıyor.

Planlı bir “Başkent” olma idealinden epeydir vazgeçtiğimizden, parsel parsel yıkıp yok ettiğimiz Bahçelievler, Mebusevleri, Yenimahalle, Varlık Mahallesi, Güvenevler ve Cebeci, geçtiğimiz 25 - 30 yılda yapılan plan değişiklikleri ile “Kentsel Dönüşüm” adı verilen; ama aslında “Rantsal Bölüşüm” olan uygulamalar ile yok edildi. Hatta Bahçelievler, Emek, Maltepe ikinci kez yıkıp yapılma sürecine girdi.

Yükselen beton bloklar arasında kaybolan yeşil alanlar, yok edilen on binlerce ağaç, küçülen okullar, yok olan spor alanları, önce üstü örtülen, sonra çok katlı yapılan “pazar” yerleri son dönemlerin ne yazık ki kentliyi zaten kıt olan donatılarında, iyice yoksun bıraktı.

Bir kent parçasını yaşanabilir, sağlıklı, temiz ve sürdürülebilir kılacak kadar gelişkin olacağımız günleri görebilecek miyiz acaba? Burada kentliye de büyük görevler düşüyor. Sivil toplum örgütleri de daha güçlü olmalı; en azından plan değişikliklerine anında tepki koyabilmeli. Tabii, öncelikle yerel yöneticileri seçerken dikkatli olmalı, demokrasiye inanan, planlı kentleşmeye inanan ve bunu uygulamaya koyabilecek kişiler olmalı yerel yöneticiler diye düşünüyorum.

ULUS TARİHİ KENT MERKEZİ

Uluslararası bir yarışma ile seçilen ve 1932 yılında tamamlanan Prof. Hermann Jansen Planı’ndan günümüze kadar Ulus, Hacıbayram Çevresi ve Ankara Kaleiçi’ni de içine alan bir kesim “protokol alanı” olarak ilan edilmiştir. Ancak, Eski Ankara’nın büyük bir bölümü, “koruma amaçlı” çalışmalar yapılamadığı ya da yetersiz yapıldığı için korunamayan bir çöküntü bölgesi haline gelmiştir. Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (G.E.E.A.Y.K.) tarafından 1980’lerin başında alınan A - 2167 sayılı karar ile Ankara tarihi kent dokusunun 150 hektarlık bir kesimi “Kentsel, Tarihsel, Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı” ilan edilmiştir.

1986 - 87 yıllarında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı “Koruma Planlaması” yarışmaları sonucunda, “Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma Islah İmar Planı” hazırlanmış, “Kaleiçi Koruma Planı” ise tamamlanamamıştır. Bu çalışmalar sonucunda, Jansen Planı’ndan yaklaşık 50 yıl sonra, Ulus’un 100 hektarlık bir kısmı koruma ve ıslah amaçlı bir plana kavuşmuştur. Bu dönemde, hazırlanan “Kamu Proje Paketleri”nden sadece biri, “Hacıbayram Meydan Düzenlemesi” uygulanabilmiştir. Ancak Hacı Bayram ve Augustus Tapınağı çevresi, 2005 yılından itibaren hemen tüm aşamaları dava konusu olan yıkım ve yenilemelerle koruma amacı dışında tamamen yeni bir çevre oluşturularak yeniden inşa edilmiştir.

1994 - 2005 arasında Ulus tarihi kent merkezinde, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından koruma amaçlı bir uygulama yapılmamış; Altındağ Belediyesi’nin Hamamönü ve Samanpazarı’ndaki onarım ve yenileme çalışmaları dışında, Kaleiçi dokusu kendi kaderine terk edilmiştir. 2005 tarihinde 15 yıl kadar uygulanan “Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma - Islah İmar Planı” uygulamadan kaldırılmıştır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, 2005 yılında 5366 Sayılı Kanun [4] uyarınca, Ulus’un da içerisinde bulunduğu Ankara Tarihi Kent Merkezi’ni “Ankara Tarihi Kent Merkezi Yenileme Alanı” olarak ilan etmiştir [5]. Yenileme Alanı yaklaşık 1.300.000 m² alanı kapsamaktadır.

5366 Sayılı Kanun, “Uygulama Yönetmeliği”nin amaç bölümüne göre; “…yıpranan ve özelliğini kaybetmeye yüz tutmuş; Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları’nca sit alanı olarak tescil ve ilan edilen bölgeler ile bu bölgelere ait koruma alanlarının, bölgenin gelişimine uygun olarak yeniden inşa ve restore…” edilmesine ilişkin usulleri belirlemektedir.

İlan edilen sınır, ilgili Kanun uyarınca Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilmiş ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 2007 yılında aldığı karar ile de söz konusu yenileme alanında Belediye’ye acele kamulaştırma yetkisi verilmiştir.

Ancak, Ulus’ta Koruma Amaçlı İmar Planları 2005 tarihinde yürürlükte olmasına rağmen Büyükşehir Belediyesi, yürürlükteki koruma planlarını yasaya aykırı biçimde Meclis Kararı ile iptal ederek yenileme alan sınırı içerisinde koruma imar planı yapımına girişmiş; böylelikle birbirinden farklı mevzuatlara tabi olan yenileme alanları ile koruma alanları kararları birbirine karıştırılmış ve üretilen planın amaç ve hedefleri muğlaklaştırılmıştır.

Bu dönemde hazırlanan iki Ulus TKM Koruma Planı için özetle:

  • Kentsel arkeolojik sit alanına ilişkin herhangi bir çalışmanın yapılmadan bu alanlarda yapılaşmaya izin verilmesi,
  • Yetersiz analiz ve araştırmanın yapılması,
  • Sit alanları sınırlarının yanlış olması,
  • Geleneksel dokuya ilişkin izler ve yapılaşmalarla uyumsuz olması,
  • Yapılan envanter çalışmasına rağmen herhangi yeni tescil kararının önerilmemesi,
  • Korunması gerekli alanlardaki tamamen dokuyu bozacak kararları içeriyor olması,
  • Arazi kullanım kararlarının (ulaşım, kullanım, bölgeleme, yapılaşma kararlarının) birbiriyle çelişiyor olması gibi temelde tutarsız, ilkesiz, yıkıcı ve koruma ilkelerinden tamamen uzak olması,
  • Mevzuata aykırı hususlar içermesi gerekçeleri ile iptal edilmeleri

talep edilmiştir. Bu niteliği ile söz konusu Plan koruma amacından çok teknik ve sosyal altyapısı oluşturulmadan büyük çaplı bir yenileme projeleri bütününe indirgendiği anlaşılmaktadır [6]. Koruma alanlarına “Turizm” açısından bakan yanlış bir anlayış bulunmaktadır ve Ulus’un bir “Merkezi İş Alanı” olarak değil de sanki herhangi bir “Turizm Merkezi” gibi ele alınması Koruma Planlarının düşünsel ve teknik olarak yanlış temellere oturtulduğunu göstermektedir.

ÖNERİLER

Ankara’da yerel yönetim politikalarına bakıldığında tartışılması gerekli konu sadece Belediye uygulamaları değildir. Belediyenin uygulamaya çalıştığı politikalar, Belediye’nin yönetiliş tarzı, uygulamaya koyduğu ve koymayı tasarladığı plan ve projeler ayrı ayrı ve bütüncül değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme bütüncül yapıldığında Başkent Ankara’da uzun süredir özellikle Melih Gökçek döneminde bir “Belediyecilik ve Planlama Krizi” yaşanmıştır.

Ankara son 20 - 25 yıldır arsa spekülasyonu ve rantçıların istekleri doğrultusunda hemen her yönde denetimsiz olarak büyümektedir. Göller, akarsu havzaları, orman kalıntıları, verimli topraklar, deprem riski vb. düşünülmeden ahtapotun kolları gibi gelişmektedir. Bu gelişmelere ne Belediye hizmeti götürülebilir ne de alt yapı!

Tüm bu görüşler ışığında, çağdaş belediyecilik anlamında, çevresel kaliteyi artırmaya yönelik uygulamaları içeren “yeşil politikalar” geliştirilmesi gereklidir; tüm plan ve projelerin, kentin doğal ve kültürel / tarihsel çevre değerlerinin korunması ve geliştirilmesine yönelik olarak yeniden ele alınması zorunludur. Bu bağlamda, örneğin, ulaşımda toplu taşın sistemlerinin geliştirilmesi, dolmuşların / otobüslerin azaltılması, yaya bölgeleri oluşturulması, “ekolojik kent merkezi ve yerleşim dokularının” planlanması, çevre duyarlı olarak tüm vadiler, akarsu havzalarının ele alınması, Ulus Tarihsel Kent Merkezi, Ankara Kalesi ve çevresi başta olmak üzere, kültür ve doğa varlıklarımızın korunması ve geliştirilmesine yönelik çağdaş politikalara gereksinim vardır.

Çağdaş şehircilik ve kent planlama bilimi, kentin sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin en üst düzeyde yoğunlaştığı yer olan kent merkezlerinin kentin bir odak noktası olarak planlanması, büyük bir çabayla korunması ve sürdürülebilir kentsel gelişme için mevcut değerlerin ve olanakların yıpratılmadan geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Yaşam çevrelerimizin, imarlı – imarsız / gecekondu ayrımı yapılmaksızın teknik, sosyal donatı ve yeşil alan eksikliklerinin giderilmesine yönelik politikalar, planlamalar, uygulamalar gereklidir. Hava kirliliğini, su ve toprak kirliliklerini, gürültü ve görüntü kirliliklerini azaltacak politikalar, “yeşil çevre politikaları”dır.

Sosyal ve kültürel ağırlıklı, toplumsal, kentliye yönelik hizmetlerini en üst düzeye çıkaracak, kentli ile barışık, sivil toplum örgütleri ile barışık, birlikte çalışabilen belediyelerimiz olmalıdır. Sokaklarımızda, kaldırımlarımızda rahat yürünmeli, sürekli kaldırım yapmayan, büfeleri ve durakları sürekli değiştirmeyen, çöpleri doğru dürüst toplanan, gürültüsü az, sorunları az, yaşanabilir bir kent için çalışmalıdır “yeşil belediyeler”.

Ankara’nın bir türlü oluşturulamayan, onaylanamayan makro planları (nazım planları), yakın çevredeki etki alanları da dikkate alınarak bir an önce tamamlanmalı, doğal ve tarihsel / kültürel çevre korunması ve geliştirilmesi makro hedefi doğrultusunda, tüm ilçelerin nazım ve uygulama planları yeniden ele alınmalıdır. Merkez sorunsalına özel önem verilmeli, akla gelen ve rantı artırılan her yerde büyük iş / alışveriş merkezleri yapılmasından vazgeçilmelidir; bu tür yatırımlar yeni “merkezi iş alanı”na ve “alt merkezlere” yönlendirilmelidir. Spekülasyona yol açan yatay ve dikey rantları kontrol mekanizmaları geliştirilmeli, belediyelerin başıboş plan yapmalarına engel olunarak, makro plan disiplini altına alınmaları sağlanmalıdır. Belki de, yeniden merkezi yönetim önderliğinde, özerk Nazım plan büroları kurularak, bu tür görevler bu bürolara verilmelidir. Ankara’da doğal, kültürel / tarihsel çevre giderek yok edilmektedir. Islah planları kentin geleceğini ipotek altına almaktadır. Buna dur demenin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Kentlilerin de sivil toplum örgütlerinin de, yerel ve merkezi yönetimlerin de bu gidişten sorumluluğu bulunmaktadır. Fakat en büyük sorumluluk kentin sahibi olan belediyelerindir.

NOTLAR

[1] Tunçer, M., 2015, Çevresi’ni Arayan Ankara, Alter Yayıncılık Ltd., Ankara.

[2] Tunçer, M., Ekim 2006, "Ankara Yollarında Ulaşım, Kentte Yaya Olmak: Kavşak Trophy…", Ankara Magazine Dergisi, Ekim 2006, sayı:57, s.80 – 81.

[3] Tunçer. M., Haziran 2003,"Dikmen Vadisi Açıldı, İmrahor Vadisi İmara Açıldı", Ankara Magazine Dergisi, sayı:20, ss.27 – 28.

[4] 5366 Sayılı, “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun”, 07.09.2005 tarih ve 25929 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[5] “Ankara Tarihi Kent Merkezi Yenileme Alanı”na ilişkin Bakanlar Kurulu’nun 08.08.2005 Tarih ve 2005 / 9289 Sayılı Kararı ile kabul edilmiş, 07.09.2005 Tarih ve 25929 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[6]Tunçer, M., Eylül 2007, “Ankara'dan Kim Gitmeli?”, Ankara Magazine Dergisi, sayı:67, ss.74 – 75.

Bu icerik 666 defa görüntülenmiştir.