ETKİNLİK
Korumanın Gerekçesi Üzerine: Değer, Ölçek, Gelecek, İnsan
Kübra Yücel Karabaş
TMMOB Mimarlar Odası Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi’nin (SMGM) düzenlediği “Kuramdan Uygulamaya Mimari Koruma” seminer dizisinin ilk modülü “Kültür Varlıklarını Niçin Koruyoruz?” semineri kapsamında, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleşti. Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın ve Doç. Dr. Nisa Semiz’in konuşmacı olarak katıldığı seminer programından detayları ve öne çıkan noktaları aktaran yazar, değerlendirmelerini değer, ölçek, gelecek ve insan eksenleri üzerinden kurguluyor; ‘insan’ ekseninin korumanın en az kuramsallaştırılan, fakat uygulamada en çok sınanan boyutu olduğuna dikkat çekiyor.
“Kültür varlıklarını niçin koruyoruz?” Bu soru, 1964 tarihli Venedik Tüzüğü’nden [1] bu yana koruma doktrinlerinin ve uluslararası metinlerin yanıtlamaya çalıştığı bir soru. Yanıt, her kuşakta yeniden yazıldı. Anıtın tarihi ve sanatsal tanıklığına yaslanan ilk tüzüklerin ağırbaşlı tavrından; değeri, yerel özgünlüğü ve nihayetinde mirası sahiplenen toplulukları merkeze alan çağdaş metinlere [2] uzanan süreçte soru aynı kaldı, ancak yanıtın ağırlık merkezi yarım asır içinde nesneden insana doğru kaydı.
Bu sorunun, 19 Eylül Cumartesi günü, TMMOB Mimarlar Odası Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi’nin (SMGM) düzenlediği “Kuramdan Uygulamaya Mimari Koruma” seminer dizisinin birinci modülü “Kültür Varlıklarını Niçin Koruyoruz?” semineri kapsamında, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde meslektaşlarla dolu bir salondan yeniden sorulması tesadüf değildi (Resim 1). Koruma eyleminin gerekçesi, bir kez yazılıp arşive kaldırılacak donuk bir önerme değil; her yeni sarsıntıda, her yeni mücadelede ve her yeni muhataba karşı yeniden üretilmesi gereken bir söylemdir. Bugün bu söylem; deprem riskinin, yenileme politikalarının ve tüketim odaklı kent kullanımının aynı anda kuşattığı bir zeminde savunulmak zorunda. Seminerdeki konuşmalar, bu söylemin dayandığı dört ekseni yeniden tartışmaya açtı: Değer, ölçek, gelecek ve insan.
Açılış konuşmasını yapan TMMOB Mimarlar Odası Genel Başkanı Doç. Dr. Zeynep Eres Özdoğan, sözlerine programın kolektif ve dayanışmacı karakterini özetleyen “meslektaşın yanında” vurgusuyla başladı (Resim 2). Eres, SMGM’nin uzun yıllardır sertifika eğitimleri düzenlediğini hatırlatarak yeni seminer dizilerinin konularının üye anketlerinden gelen geri bildirimlerle belirlendiğini aktardı. Önümüzdeki dönemde bilişim, yapay zekâ ve proje yönetimi gibi alanları da kapsayacak olan serilerin en belirgin farkı, kuramın ötesine geçerek sahada doğrudan uygulama yapan meslektaşların deneyimini merkeze alması. Seminerin içeriği de bu yaklaşımla örtüştü; konuşmalar ağırlıklı olarak somut saha deneyimlerinden beslendi.
DEĞER
Prof. Dr. Zeynep Ahunbay konuşmasını “yerelden evrensele koruma kültürü” başlığı altında kurdu ve bir kültür varlığının taşıyabileceği değerleri sıralayarak başladı: Tarihi belge değeri, sanat ve mimarlık tarihi değeri, teknik değer, peyzaj değeri, ticaret ve ulaşım tarihine tanıklık, anı değeri ve kullanım değeri gibi değerlere yer veren Ahunbay, bu döküm ile bana, anıtın değerlerini birbiriyle gerilim içinde kategoriler olarak tanımlayan Alois Riegl’ın klasik tasnifini anımsattı
[3]. Riegl, bir anıtın değerini yaş değeri ve tarihi değer gibi geçmişe bağlı anı değerleri ile kullanım ve sanat değeri gibi bugüne ait değerler olarak ikiye ayırmış ve korumanın bu değerler arasındaki dengeyi gözetmesi gerektiğini savunmuştu. Ahunbay bu çerçevenin Türkiye’deki düşünsel köklerini Ali Saim Ülgen’e ve Ülgen’in 1943’te yayımlanan
Anıtların Korunması ve Onarılması adlı kitabına bağladı. Cumhuriyet tarihinin ilk koruma kitabı olarak kabul edebileceğimiz bu eser, tartışmanın başlangıç noktalarından biri olarak öne çıktı.
Başlıktaki “yerelden evrensele” ifadesi, konuşmanın kurgusunu da belirledi. Ahunbay’ın örnekleri, büyük kentlerin tarihi merkezlerinden kırsal yerleşimlere ve arkeolojik alanlara uzanan, neredeyse tamamı bu topraklardan ve farklı ölçeklerden seçilmiş yerel bağlamlardı. Koruma değerleri soyut kategoriler olarak kalmadı; her biri somut bir yer ve yapı üzerinden anlatılarak evrensel olanın yerel içinden okunabileceğini gösterdi. Bu değerler çerçevesi Ülgen’den bugüne uzanan düşünce hattının bir özeti olduğu kadar, konuşmanın geri kalanı için de bir anahtar işlevi gördü. Ahunbay her örnekte bu değerlerden birini ya da birkaçını öne çıkararak, korumayı yalnızca yasal bir yükümlülük olarak değil, gerekçesi anlatılabilen bir tercih olarak düşünmeye davet etti. Örnekler ilerledikçe bu gerekçeler, kırsal bir yerleşimden kentin silüetine, oradan da arkeolojik alanlara uzanan farklı ölçeklerde karşımıza çıktı.
ÖLÇEK
Bu ölçeklerden ilki kırsal yerleşimlerdi. Osmanlı’nın kuruluş döneminden bu yana varlığını sürdüren ve 2014’te “Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu” adıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren köyün restorasyonunda kerpiç üretimine ve kestane ağacına başvurulduğu aktarıldı. Karadeniz köylerinde ise durum farklıydı. Ahunbay, bölgede ahşap ustası yetişmediğine dikkat çekti; Ünye’de terk edilmiş ve bakımsız kalan serenderler, bu kopuşun sonuçlarını gözler önüne seriyordu. UNESCO’nun 2003 tarihli Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi
[4], geleneksel ustalık bilgisini ayrı bir miras alanı olarak tanımlar. Ahunbay’ın örnekleri ise sahada bu iki alanın birbirinden ayrılamadığını, maddi mirasın ancak onu üretebilen bilgi ve ustalıkla birlikte korunabileceğini gösteriyordu.
Kent ölçeğinde ise koruma, tekil yapıların ötesine geçerek kentin bütününü, dokusunu ve silüetini kapsayan bir konu olarak ele alındı. Ahunbay bu bakışın Türkiye’deki ilk adımlarından birini hatırlattı: Ülkedeki ilk kent koruma raporlarından biri, Doğan Kuban tarafından Kastamonu için hazırlanmıştı. İstanbul’da ise silüet başlı başına bir koruma konusuydu. Ahunbay, Süleymaniye’nin silüetteki konumunu, çevresinde ölçeği bozan yapıların uygun ölçeğe indirilmesinin gerekliliğini ve Mimar Sinan’ın türbesinin yaşatılmasının önemini vurguladı (Resim 3). Boğaz silüeti ise korumanın zaman sınırına dair bir soruyu gündeme getirdi. Ahunbay’ın bu bağlamda andığı Ortaköy’deki Bruno Taut Evi ve Sedad Hakkı Eldem’in Vaniköy’deki Kıraç Yalısı, Boğaz’ın yüzyıllar içinde oluşan silüetine 20. yüzyılda eklenmiş halkalardır. Her ikisi de modern mimarlığın bu kıyıda, yerel yapı geleneğiyle ve topoğrafyayla kurduğu özenli bir diyaloğun ürünüdür: Taut’un kendi evi yamaca yaslanan kurgusuyla, Eldem’in yalısı ise geleneksel konut tipolojisini yeniden yorumlayışıyla. Bu yapılar, mirasın yalnızca geçmişten devralınan değil, her dönemin kendi katkısıyla yeniden kurulan bir bütün olduğunu hatırlatıyor. Ne var ki yakın dönem yapıları, henüz yeterince “eski” görünmedikleri için çoğu zaman en korunaksız olanlardır. Boğaz silüetini anlamak, onu oluşturan katmanları bu zaman eşiğine takılmadan değerlendirebilmeyi gerektiriyor.
Kentin bir yüzeyden ibaret olmadığını, katmanlardan oluştuğunu gösteren örnekler de bu ölçeğin bir parçasıydı. Hadrianopolis’ten Edirne’ye uzanan süreçte Roma dönemi surlarının açığa çıkarılması, İstanbul’da Konstantin Forumu’nun merkezindeki Çemberlitaş’ta yapılan sağlamlaştırma uygulamaları, Mese’nin yani bugünkü Ordu Caddesi’nin üzerindeki Theodosius Takı kalıntıları ve At Meydanı’nda İbrahim Paşa Sarayı ile Dikilitaş bu başlıkta anıldı. Ahunbay’ın vurgusu açıktı: Bir kenti incelerken yalnızca anıtlarına değil, dokusuna ve o dokunun zaman içinde geçirdiği değişimlere de bakmak gerekir.
Bu bütünlüklü bakışın neden önemli olduğunu en iyi Bursa örneği gösteriyordu. Kentin külliyeleri tek tek korunsa da yakın çevrelerinin ölçeksiz yapılarla dolduğuna, Dünya Mirası adaylığında yalnızca külliyelerin tanımlanmasının kent bütünlüğünü dışarıda bıraktığına dikkat çekildi. Anıtın korunup bağlamının kaybedilmesi, Ahunbay’ın konuşması boyunca farklı biçimlerde geri dönen bir sorundu.
Yapıların yaşatılmasının bir diğer koşulu, onlara yeniden bir işlev kazandırılabilmesiydi. Bursa’daki tarihi ipek fabrikasının sergi mekânına, İnce Minareli Medrese’nin müzeye dönüştürülmesi ve Edirne’deki Karaağaç İstasyonu’nun Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılması, yeniden işlevlendirilme örnekleri olarak paylaşıldı. Bu örnekler, işlevini yitirmiş bir yapının ancak gündelik hayata yeniden katıldığında kalıcı olarak korunabileceğini hatırlatıyordu.
Tekil yapıdan kentsel bütüne uzanan bu bakış, UNESCO’nun 2011 tarihli Tarihi Kentsel Peyzaj Tavsiye Kararı’nda [5] tanımlanan yaklaşımla örtüşüyor. Bu yaklaşımda kent, birbirinden yalıtılmış anıtların toplamı olarak değil; doğal ve yapılı çevrenin, toplumsal pratiklerin ve zaman içinde biriken katmanların bir bileşimi olarak ele alınır. Korunan şey yalnızca yapı değil; yapının çevresiyle, kullanıcısıyla ve kentle kurduğu ilişkidir. Ahunbay’ın Süleymaniye’den Bursa külliyelerine uzanan örnekleri, bu ilişkinin koptuğu yerde anıtın da anlamını yitirmeye başladığını gösteriyordu.
GELECEK
Ahunbay’ın konuşmasındaki belirleyici vurgulardan biri, koruma gerekçesini geleceğe bağladığı bölümdü. Ahunbay, İstanbul’da durumu en kötü bölgelerin başında tarihi ticaret alanlarındaki hanları gösterdi. Kösem Sultan’ın yaptırdığı Büyük Valide Han ve Köprülü Vakfı’na ait Vezir Han, 1999 depreminde hasar görmüş ve çok parçalı mülkiyet sorunları nedeniyle bugün de kaderini bekleyen yapılar arasında. Ahunbay, olası bir depremde yıkılıp kentte büyük boşluklar açabilecek sahipsiz ve harap yapıların öncelikle korunması gerekliliğini vurguladı. Hanlar, konuşmada sayılan değerlerin birçoğunu birarada taşıyan yapılar: Tarihi belge değeri niteliğindeler, kentin ticaret tarihine tanıklık ediyorlar ve bugün de gündelik ekonominin bir parçası olarak kullanılıyorlar. Olası bir kayıp, bu nedenle yalnızca tekil anıtları değil, kentin ticari belleğini de etkileyecek.
Ahunbay bu riskin soyut olmadığını yakın tarihli bir örnekle hatırlattı. Şubat 2023 depremlerinde Adıyaman’daki Karakuş Tümülüsü’nde, üzerindeki tokalaşma kabartmasıyla tanınan sütun yıkıldı; bu sütun daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yeniden ayağa kaldırıldı. Ancak risk yalnızca depremle sınırlı değil. Nemrut Dağı’nda doğa koşullarına açık heykeller için ODTÜ tarafından ayrıntılı bir proje yürütülmüş, kışın yaşanan don olaylarına karşı koruyucu bir kılıf önerisi getirilmiş fakat öneri uygulanmamıştı. Su, bugün de taşın çatlaklarına ulaşmaya devam ediyor.
Bu vurgu, korumayı geçmişe dönük bir pratik olmaktan çıkarıp gelecekteki kaybı önlemeye yönelik bir risk yönetimi alanına taşıyor. Aynı depremlerde Antakya’nın tarihi kent dokusunun büyük ölçüde yitirilmesi, önleyici korumanın önemini en ağır biçimde ortaya koymuştu. Karakuş’taki hızlı müdahale ile Nemrut’ta uygulanmayan öneri yan yana konduğunda, kaybın çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, bilginin zamanında karara dönüşememesinden kaynaklandığı görülüyor. Koruma önerisi ile uygulama arasındaki bu mesafe, teknik olduğu kadar kurumsal da bir sorun.
İNSAN
Ahunbay konuşmasını, mekânların bütünlüğünü korumak kadar, insanların da yapıların değerini bilmesinin önemini vurgulayarak sonlandırdı. Riegl’ın tasnifine dönersek, kullanım değeri gibi bugüne ait değerler, ancak o yapıyı kullanan, onunla gündelik ilişki kuran insanlar varsa anlam kazanır. Seminerin ikinci yarısı tam da bu noktadan devam etti: Değerlerin, ölçeklerin ve risklerin ardından söz, bir semtte yaşayan insanlara geldi.
Doç. Dr. Nisa Semiz, konuşmasında Fener - Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı’nı aktardı (Resim 4). Semiz’in anlatımına göre, 19. yüzyıldaki yangınlardan sonra ızgara düzene kavuşan, bitişik nizam ve cumbalı konutlarla karakterize olan bu semtler için hazırlanan program, 1996’daki Habitat II Konferansı’nın ardından gündeme gelmiş ve Avrupa Birliği, UNESCO ve Fatih Belediyesi ortaklığında yürütülmüştü. Hazırlık aşamasında kentsel dokunun fiziksel ve sosyoekonomik yönlerini birlikte ele alan kapsamlı bir araştırma yapıldı. Bu araştırmaya Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden sosyoloji alanında çalışan bir grup araştırmacı da katkı verdi.
Pilot bölge belirlenirken başlangıçta Zeyrek de değerlendirilmiş, ancak yapı stokunun farklı nitelikteki harap durumu nedeniyle kapsam dışında bırakılmıştı. Bu nedenle çalışma Fener ve Balat semtleri ile sınırlı tutuldu. Program sınırları içindeki 1074 yapıdan 744’ünün tarihi nitelik taşıdığı belirlendi. Müdahale edilecek yapılar dijital formlar ve değerlendirme çizelgeleri ile tek tek incelendi, ayrıntılı mimari ve sosyal ölçütlere göre seçildi. Yani hangi yapının onarılacağına yalnızca mimari durumuna değil, içinde yaşayanların koşullarına da bakılarak karar verildi.
Uygulama 2003’te teknik destek ekibi ile başladı. Program dört bileşenden oluşuyordu: Konutların restorasyonu, kadınlar ve gençlere yönelik bir sosyal merkez, Balat Çarşısı’nın iyileştirilmesi ve katı atık yönetimi. Semiz, 17. yüzyıla tarihlenen ve iki dar sokak boyunca uzanan tonozlu yapılardan oluşan Balat Çarşısı’nın hem yerel gereksinimlere yanıt veren hem de bölgeye insan çeken bir odak olduğunu vurguladı. Program sonunda 84 konut, 33 dükkân ve Dimitri Kantemir Evi’nin de aralarında bulunduğu iki sosyal merkez yapısı restore edildi. Sosyal merkez yapılarından biri bugün Kızılay aşevi olarak kullanılıyor; Kantemir Evi’nin bahçesi ise bir park alanına dönüştü. Başlangıçta hedeflenen 200 konut restorasyonu hedefine ulaşılamadı, katı atık yönetimi ise sürdürülebilir olmadı.
Semiz’in aktarımında programı ayırt edici kılan, nicel çıktılarından çok ilkeleriydi. Restorasyonda sakinlerin yerinden edilmemesi esas alındı. Ev sahipleriyle yapılan protokollere evlerin beş yıl satılmaması şartı kondu. Süreç, semt sakinleri ve esnafla yapılan toplantılar ve sokak partileriyle kamuoyuyla paylaşıldı. Bu ilkeler, 1975 Amsterdam Bildirgesi’nin [6] tarihi dokuyu onu yaşatan toplumsal yapıyla birlikte korumayı öngören “bütünleşik koruma” anlayışının ve Faro Sözleşmesi’nin [7] “miras toplululuğu” kavramının uygulamadaki karşılıkları olarak okunabilir.
İki konuşma arasında, salonda açıkça dile getirilmeyen bir bağ da vardı. Ahunbay, ilk kent koruma raporlarından birinin Doğan Kuban tarafından Kastamonu için hazırlandığını hatırlatmıştı. Rehabilitasyon Programı’nın sosyolojik çalışmaları ise 1950’li ve 60’lı yıllarda Kastamonu’dan Balat’a göç edenlerin bugün kendilerini hem Kastamonulu hem Balatlı olarak tanımladığını gösteriyor. İki anlatı birlikte okunduğunda korumanın ölçülmesi en zor çıktısının bir yere ait olma duygusu olduğu görülüyor.
Semiz, bölgenin 2005 tarihli 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun kapsamında yenileme alanı sınırları içinde kaldığını da aktardı. Açılan davalarla uygulamalar durduruldu, ancak Ayvansaray kurtarılamadı. Bugün semt, Semiz’in deyişiyle popüler, tüketim odaklı bir yaklaşımla anılıyor. Fener - Balat deneyimi, bütüncül bir koruma projesinin bile, onu sürdürecek bir politika çerçevesi olmadığında yenileme baskısına maruz kaldığını gösteriyor. Eres’in soru cevap bölümünde dikkat çektiği gibi, Türkiye’de bu nitelikte bir projenin hala başka bir örneği bulunmuyor.
KORU(YA)MAMAK
Soru - cevap bölümünde başlıktaki soru küçük bir ek aldı: “Koruyoruz”, “koruyamıyoruz” oldu. Tartışmada İstanbul’da yoğunlaşan rekonstrüksiyon örnekleri ve yalnızca cephenin korunduğu uygulamalar ele alındı; tarihi yapıların yeniden kullanımında doğru anlamanın ve kimi fedakarlıkların gerekliliği vurgulandı (
Resim 5). Konuşmacıların sözleri büyük ölçüde bilinç ve eğitim üzerine yoğunlaştı. Bu bağlamda ÇEKÜL Vakfı’nın Metin Sözen’le yürüttüğü “Kültür Elçileri” çalışması ve çocuklara yönelik programlar anıldı.
Seminerde ele alınan dört eksenden değer, ölçek ve gelecek, mesleğin kendi dağarcığına yakın kavramlar. İnsan ise korumanın en az kuramsallaştırılan ama uygulamada en çok sınanan boyutu. Fener - Balat deneyimi ve sonrasında da öne çıkan eğitim vurgusu, “niçin?” sorusunun yanıtını uzmanlar arasında bırakmanın yetmediğini ortaya koyuyor. Bu açıdan bir meslek odasının eğitim dizisinde “nasıl restore edilir?” sorusunun yanına “niçin korunur?” sorunu da koyması yerinde bir tercih.
Seminer oturumlarının şubelerin talebine göre yinelenecek olması, o gün salonda bulunmayan meslektaşlara da ulaşmasını sağlayacak. Dizinin sonraki oturumlarının değerden insana uzanan bu hattı sürdürmesi, “koruyamıyoruz” hattını yeniden “koruyoruz”a çevirmenin yollarını tartışmak için de bir zemin oluşturacaktır.
NOTLAR
[1] ICOMOS, 1964, Tarihî Anıtların ve Sitlerin Korunması ve Restorasyonu İçin Uluslararası Tüzük (Venedik Tüzüğü), Venedik.
[2] ICOMOS Avustralya, 1979, “Kültürel Önemi Olan Yerlerin Korunmasına İlişkin Tüzük (Burra Tüzüğü)”, Burra; UNESCO, ICCROM, ICOMOS, 1994, “Özgünlük Üzerine Nara Belgesi”, Nara; Avrupa Konseyi, 2005, “Kültürel Mirasın Toplum İçin Değerine İlişkin Çerçeve Sözleşme (Faro Sözleşmesi)”, Faro.
[3] Riegl, Alois, 2015, Modern Anıt Kültü, Erdem Ceylan (çev.), Aykut Köksal (ed.), Daimon Yayınları, İstanbul.
[4] UNESCO, 2003, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, Paris.
[5] UNESCO, 2011, Tarihî Kentsel Peyzaj Hakkında Tavsiye Kararı, Paris.
[6] Avrupa Konseyi, 1975, Amsterdam Bildirgesi, Avrupa Mimari Mirası Kongresi, Amsterdam.
[7] Avrupa Konseyi, 2005.
Bu icerik 94 defa görüntülenmiştir.